HERKONU FORUM SİTESİ

Herkonu Forum Sitesi'ne Hosgeldiniz.



Ailemize katilmak ister misiniz ? glsme

HERKONU


    Richard Lansdown'un Yaşam Öyküsünden Alıntılar

    Paylaş
    avatar
    Herkonu Forum Sitesi
    Admin
    Admin

    Kayıt tarihi : 26/01/08
    Kadın
    Mesaj Sayısı : 1543
    Burç Sembolü : Burcunuzun Sembolü Lütfen
    Medeni Durumu : Evli
    Yasaklanma Sebebi Yasaklanma Sebebi : ---
    Sevdiğim Sözler Sevdiğim Sözler : Söylemediğin sözün hakimi,
    söylediğin sözün mahkumusun.
    ________________________

    Alim konuşuyorsa ; Bilirim susmasını ,
    Zalim konuşuyorsa ; Bilirim susmamasını !
    Cahil konuşuyorsa ; Bilirim susturmasını ,
    Bilmediğim konuda ; Bilirim konuşmamasını..
    _______________________

    Körden DeğiL!! Nankörden,
    YüzSüzden DeğiL!! 2 YüzLüden,
    Tipi Bozuk OLandan DeğiL!! Sütü Bozuk OLandan Kork...
    _______________________

    Ne kimseyi bir Hırs UğRuna Satarım..
    Ne de Kimseye yaLakaLık Yaparım..
    Ben Sadece,
    Bendeki doğruLarı Yaşarım..!.
    Site Puanı Site Puanı : 1337
    Rep Puanı Rep Puanı : 32

    herkonu12 Richard Lansdown'un Yaşam Öyküsünden Alıntılar

    Mesaj tarafından Herkonu Forum Sitesi Bir C.tesi 02 Ekim 2010, 2:48 pm

    Richard Lansdown'un Yaşam Öyküsünden Alıntılar ve Öneriler


    Otizmli kişinin neler yaşadığını bilmek biz diğerleri için zor ve hatta imkansız denebilir. Otizm, zihinsel engel ile birlikte seyrediyorsa belirtiler birbirine karıştığından otizmin belirtilerini açık olarak görebilmemiz zorlaşır. Otizmli olup da zeka seviyesi normal ya da normalin üstünde olan kişilerde otizm fenomeni belirgin olarak görülür ki bu da araştırmalarda önemli bir yer alır. Asperger sendromu dediğimiz hafif seviyedeki otizmli kişilerin yazdıkları yaşam öykülerinden otizmli çocukların özel eğitiminde çok yararlanıyoruz.

    İşte Richard Lansdown yüksek işlevli, asperger sendromlu bir kişi. Yaşam öyküsüyle otizm fenomeninin nasıl yaşadığını anlatıyor ve anababalara önerilerde bulunuyor.

    Çoğu otizmli kişilerin sorununun daha çocukluğunda kulaklardan geldiği sanılır. Adına tepki göstermeyen çocuk ilk önce kulak doktoruna götürülür. Lansdown’ın da ilk doktor ziyareti kulak, burun, boğaz doktoru olmuş. (Küçüklüğümde kulaklarımdan bir sorunum var sanılıyordu. Bana hitap edilince cevap veremiyordum. Başkalarının sözlerini anlamıyordum. Yapılan kulak testlerinde işitme ile bir sorunum olmadığı ama sese verdiğim tepkide bir gecikme olduğu keşfedildi. Londra)da bir hastanedeki muayenede testlerden önce afasi olabileceğimi düşündüler, testlerden sonra ise (sesleri tanımada zorluk ve epilepsi) olarak teşhis konuldu. Daha da sonraları başka bir hastanede (otizm) tanısı konuldu ve bundan sonra muayene olduğum her psikolog ve psikiyatrist bu tanıya ortak oldular.)

    Lansdown yaşam öyküsünü yazması istenince onu tanıyan kişilerden bilgi topladığını söylüyor ve annesinin onun bebekliği hakkındaki söylediklerini iletiyor: (Annem, bebekliğimde çok sakin, hiç bağırmayan, yatağında sessiz yatan bir çocuk olduğumu söylüyor. Annemden istediğim fazla bir şey yokmuş. Mükemmel bir bebekmişim. Daha sonraları zamanımı odamda geçirmeye başladığımı hatırlıyorum. Kapım kapalı olup da odamda olunca çok mutlu oluyordum. Annemin, babamın ve kardeşlerimin nerede olduğu hiç umurumda değildi. Sanıyorum o zaman onların insan olduklarını ve insanların eşyalardan daha önemli olduğunu bilmiyordum.)

    Otizmli çocukların eşyaları kendi etrafında döndürdüğünü ve bir sıra halinde dizdiğini biliyoruz. Lansdown’ın da böyle yaptığını görüyoruz: (Oyuncak arabaların kapılarını açıp kapamaktan hoşlanıyordum. Dönen tekerlekleri izlemek çok hoştu. Arabaları peşpeşe diziyordum, arabalar trafikte bekler görünüyordu ama ben lego parçalarını da aynı şekilde sırayla diziyordum.)

    Aynı şeyi defalarca yapması veya dinlemesi bizler için çok sıkıcı olsa da otizmli kişi için önemli olduğunu görüyoruz. (Yuvarlak tepesinde metal olan bir karton oyuncağım vardı, başaşağı çevirince inek gibi muu diyordu. Çok sevdiğim ve sık sık dinlediğim bu sesten diğerleri bıktılar ve bir gün kayboldu. Çok kızmıştım.)

    Otizmli çocukların hangi okullara gitmesi konusunda tam bir fikir açıklığı yok. Normal çocukların gittiği okullara mı, yoksa diğer otizmli çocuklara ait okullara mı gitsinler? Doğru olan hangisi? Bu konuda biz eğitmenler ve anababalar nasıl tam olarak bilemiyorsak, yaşam öykülerini yazan otizmli kişiler de kendine uygun olan eğitimi anlatıyorlar. (Okuldan nefret ediyordum. Ben, otizmli çocukların normal sınıflara gitmemesi taraftarıyım. Çocuk çektiği sıkıntıları anlatamaz. Okul bana akademik unvanlar verdi ama çok zorluklar çektim. Öğretmenler anlamadan anlar göründüler. Okuldaki herkesten ve herşeyden korkuyordum, tuvaletlerden bile. Tuvalete gitmek için izin istemek gerekiyordu ve ben izin isteyemiyordum. Üstelik tuvalete ne zaman gitmem gerektiğini de bilmiyordum ve öğretmenler ikide bir beni okul hemşiresine kıyafet değiştirmeye götürüyordu. Normal okullarda tekmelendim, kızdırıldım. Otizmli kişilerin okuluna başladığım zaman yaşam tarzım değişti ve herşey daha kolaylaştı.)

    Lansdown’ın bu görüşüne karşılık, bir başka otizmli yazarın (T.Grandin) yaşam öyküsünde ise, otizmli çocukların normal çocuklarla birlikte eğitim görmeleri gerektiğini, böylece onları kendilerine model alacaklarını yazdığını görüyoruz. Bu konuda çocuğun davranışlarına duyarlı olup ona göre okul seçimi yapmanın en uygun yol olduğu görünüyor.

    (Özellikle çocukluğumda karın ağrılarım çoktu. İstemediğim bir yere gideceğim, istemediğim bir şeyi yapacağım zaman karnım ağrıyordu.) Karın ağrılarının oldukça sık rastlanan bir durum olduğunu hatırdan çıkarmayıp, çocuğun yaşadığı stresi anlamalı ve çocuğun istedikleri ve istemedikleri göz önüne alınmalıdır.

    Otizmli kişiler dili nasıl algılıyor? Düzgün konuşanlar her söyleneni anlıyor mu? Lansdown bu sorulara şöyle bir açıklama veriyor: (Çocukluğumda konuşma dili benim için herhangi bir sesten farksızdı. Kelimeler birbirinin içinde eriyip gidiyordu, sanki bir harf girdabıydı. Taklit etmesi zordu ve anlaması daha da zordu. Kağıt üzerinde kelimeleri gördüğüm zaman anlamaya başladığımı gördüm. Kelimeleri kağıt üzerinde tanımaya başlamak beni rahatlatmıştı. Sevdiğim şeyleri anlatan kelimeleri tanımaya başlamıştım. Sonra da tam tersi olmaya başladı. Sevmediğim şeyleri bazı seslerle çağrışım yaptırmaya başladım. Her (köpek) kelimesini duyuşumda birdenbire karşıma bir köpek çıkacağını sanıyordum. Sadece kelimeyi anlıyor, cümlenin ifade ettiği anlamı bilemiyordum.)

    Eğitimde görsel komutların (kağıt üzerinde yazı-resim-sembol vb) geçerli olduğunu ve konuşma dili ile verilen komutların çok az otizmli çocuklarda geçerli olduğunu görüyoruz. Okuma-yazma öğretilmesinde de sevdiği şeyleri anlatan kelimeleri öncelikle öğrenmesi bize eğitimde ipuçu vermesi bakımdan değer taşıyor. Çocuklara sevdiği ve ilgi duyduğu konularla ulaşmamız gerekiyor.

    Lansdown konuşma dili konusunda şöyle devam ediyor: (İnsanlar konuşurken dikkatimi üzerlerine yoğunlaştırmayı öğrenmem yıllar aldı. Onların kendilerini dinlememi beklemeleri benim huzurumu bozuyordu ve sinirleniyordum. Konuşmaların bana yönlendirildiğini ancak bir kaç kelime ile anlatılınca anlıyordum. Okuma-yazma öğrenmeye başlayınca konuşma dilinden rahatsız olduğumu anlamaya başladım. Kelimeleri konuşarak değil, kağıt üzerinde gördüğüm zaman anlıyordum. Kelimelerin sesi beni şaşırtıyordu. Konuşmak benim için hala zor. Kafamın içinde kelimeler var ama her zaman ağzımdan çıkamıyorlar. Çıkarsa da yanlış olabiliyor. Birisi konuşurken sözleri anlamam için çok enerji sarfetmem gerekiyor. Yavaş konuşulunca, aralarda beklenince anlayabiliyorum. Yazı ile karşıma çıkan kelimeleri ise hemen anlıyorum.)

    Çocuklarımızın korku ve stres yaşadığı anda neler olduğunu Lansdown)ın sözleri çok net anlatıyor.(Nelerden korktuğumu anlatabildiğim halde olay sırasında gene de o korkuyu yaşıyorum. O anda biri kim olduğumu sorsa, ismimi bile hatırlamıyorum. Relaks durumunda iken ömründe bir kere işittiğim bir şeyi bile hatırlayabiliyorum. Korktuğum zaman ya da ağrılarım olduğu zaman değişik bazı hareketler yapıp, değişik sesler çıkarıyorum, gerekli kelimeleri bir türlü ağzımdan çıkarıp söyleyemiyorum.)

    Otizmli çocukların birbirine yakın isimleri karıştırdığını, kişilerin ismini yanlış söylediklerini biliyoruz. Lansdown, aslında düşündüğü eşya kişinin doğru olduğunu ama ağzından çıkan kelimelerin yanlış olduğunu ve bunun farkında olmadığını açıklıyor. Bu da çocuklarımızı eğitirken bizim aklımızda tutmamız gereken bir nokta olmalı. Çocuk zihninde doğruyu yaşıyabilir ancak sembolleştirmede zorluk çekebilir. (İnsanların isimlerini, birbirine yakın isimleri karıştırıyorum. Pencere, tencere gibi. İnsanlar hakkında konuştuğum zaman, ben o kişiyi düşündüğüm halde karşımdaki kişinin adını söylediğimi söylüyorlar. Ben farkında değilim.)

    Otizmli çocukların bazı seslere karşı aşırı duyarlı olduğunu da biliyoruz. Aynı duyarlılığı Lansdown da gösteriyor. Ancak müziğin etkisini de ilave ediyor. Bu da bize çocuklarımızı korktukları seslerden mümkün olduğunca uzak tutmaya ve müziği de yaşamlarının bir parçası haline getirmeye davet ediyor. Okulda öğrencilerin şemalarına daha fazla müzik koymalı, evde ise şema ile çalışılıyorsa şemaya müzik dinlemek konulmalı ve/veya Mozart başta olmak üzere klasik müzik dinlenmeli. (Bazı seslere karşı aşırı duyarlıyım. Arabalar, tren, motosiklet, uçak, elektrikli aletler vb. Bu gürültülere dayanamadığım halde, nota okuyabiliyorum, müzik aleti çalabiliyorum ve müziğin beni yatıştırabilen tek şey olduğunu görüyorum.)

    Otizm hakkında konuşulan ilk belirtilerden biri göz temasıdır. Göz teması hakkında da Lansdown şöyle diyor: (En zor şeylerden biri insanların yüzüne bakmak. Kendimi bu konuda zorluyorum ve en çok 1 saniye bakabiliyorum. Daha uzun zaman bakınca, onlara bakmaktan ziyade, bakışlarımın onları delip geçtiğini söylüyorlar. İnsanlar benim onlara bakmakta ne kadar zorluk çektiğimi tahmin edemezler. Göze bakmak beni korkutuyor ve iç huzurumu bozuyor. Psikiyatristim insanların yüzüne bakmamamın onlarla ilgilenilmediği anlamına geldiğini veya doğruyu söylemediğim olarak algılandığını söylüyor. İnsanların hakkımda yanlış bilgiler edinmemesi için kendimi zorluyorum ve ancak bir kaç saniye yüzlerine bakabiliyorum. Ben onlara bakarken, onların bana bakmalarını da aynı derecede korkunç olarak hissediyorum. Son zamanlarda yeni bir şey keşfettim: İnsanlara bakarken onları bütün olarak değil, yüzlerinin bir kısmını görüyorum. Tanıdığım insanların yüzlerini tanımakta zorlanıyorum ve bir odadaki kişileri onlar hareket etmeden önce fark edemiyorum. Çünkü hareket ettikleri anda iç huzurum bozuluyor.)

    7-8 yaşlarında iken parmaklarını yastık kılıfının çevresindeki dantele sürtüyormuş. Karşısına hoşlandığı bir yüzey ve bu yüzey ses de çıkarıyorsa bugün bile parmaklarını sürtmekte devam ediyormuş: (Parmaklarımı kullanıyordum. Psikiyatristime diğer hastalarının dokunmadığı bir şekilde dokunuyor ve onu çekiştiriyordum. Sanıyorum işitme ve görme algı bozukluklarımı dokunma ile telafi ediyordum. Ancak sarılma ve öpüşmeyi sevmiyorum. Birine sarılacaksam bu benim istediğim zaman olmalı, onlar istediği zaman değil. Sarıldığım tek kişi psikiyatristim ve doktorum onun çok şanslı olduğunu söylüyor. Bir sarılma olayının insanı şanslı yapmasını anlayamıyorum.)

    Otizmin gerçeğin dışına kaçmak ve sosyal ilişkiler kurmada problem yaşamak olarak açıklanmasına yanıtı ise şöyle: (Yanlış bir yönlendirme. Gerçeğin dışına kaçmak yanlış çünkü insanın gerçeğin dışına kaçması için önce gerçeğin ne olduğunu bilmesi gerekir. Bence şöyle yazılmalı: Öncelikle gerçeği anlamada yeteneksizlik ve bu nedenle kişinin gerçek dışına çekilmesi. Sosyal ilişki kuramamanın nedeni işte budur. Sosyal ilişkiyi nasıl ve niçin kuracağını anlamayan kişi gerçekten kaçtığı için değil, gerçeği anlayamadığı içindir. Gerçek; otizmli bir kişi için bir sürü şaşkına döndüren olaylar, insanlar, yerler, birbirini etkileyen ses ve görme algılarıdır. Hiçbir şeyin apaçıklığı yoktur, ardında düzen ve anlam bulunmaz. Ben günümün büyük bir kısmını herşeyin ardındaki düzeni bulmaya harcıyorum. Kaos halindeki yaşamımı rutin ve rituallerle düzene koymaya çalışıyorum. Ben bir etkinliğe katılmak istesem bile beynim bunu yapabilmeyi düzene koyamıyor. Otizmli kişiler (haklarında düşünülenin tam tersine) kendilerini yalnız hissetmez ve başkalarını da sever.) Lansdow’ın bu sözleri çevreyi düzenlememizin, apaçık yapmamızın eğitimdeki önemini vurguluyor. Çocuğun çevresinde hiç bir şey belirsiz olmamalı! Çocuğumuza apaçık bir gün sunmalı ve devamında da tutarlı olmalıyız. Biz düzeni hazır olarak sunarsak, çocuklarımız enerjisini parçalamayacak ve sadece bu hazır düzeni öğrenmeye harcayacaktır. Hazır düzen içinde enerjisinin arttığı oranda çocuklarımız yalnızlıktan çıkma şansını da yakalayabileceklerdir.

    Otizmli kişilerin eşyalara (nesneye) olan tutkusu da bir tanı belirtisidir. Asperger sendromu tanısı konulan çocukların insanları bir eşya olarak gördükleri ve insanları kendi amaçları için kullandıkları bilinir. Lansdown bir asperger sendromlu kişi olarak şöyle diyor: (İnsanların bana hitap ettiklerini anlamam uzun yıllar aldığı için benim de insan olduğumu (değişik olmama rağmen) anlamam da uzun zaman aldı. Çocukluğumda insanlarla eşyalar arasında fark görmediğim için insanlar arasındaki yerimi hiç düşünmedim. İnsanların eşyalardan daha değerli olduğunu anladığım zaman herşey daha zor bir anlam aldı.)

    Lansdown eşya ile insan arasındaki farkı nasıl yaşadığını anlatmaya devam ediyor: (Hareket eden şeyler korkutucu geliyor. Hem hareket eden hem de ses çıkaran şeyler ise daha da korkutucu. Hem görme ve hareket hem de işitme duyumları alıp değerlendirmek çok yorucu oluyor. Özellikle en anlaşılması zor olanlar, insanlar. Önce onları görmek gerek. Beklenmedik bir anda hareket ediyorlar. Hepsinin sesi farklı ve benden bir sürü beklentileri var. Tam anladığımı düşündüğüm zaman, yeni bir şey oluyor ve herşey yeniden değişiyor.) Otizmli kişinin bizleri böyle gördüğünü, görebileceğini hep hatırımızda tutarak hareket etmeliyiz. Lansdown devam ediyor: (Belki yarın alırız! Bakalım ne olacak? Bu cevaplar beni güvensizliğe ve iç huzursuzluğuna itiyor. Çevreyi anlayamamak beni korkutuyor ve kendimi geri çekiyorum. Çok az kişi çevremi anlamamda yardımcı olarak benim korkumu azaltıyor ve yaşam biraz da olsa kolaylaşıyor. Diğer insanlar otizmli olmayı sadece bir kaç dakika için olsa bile yaşamış olsalardı, bize nasıl yardım edileceğini de anlayacaklardı.)

    Lansdown, otizmli çocukların muayeneler ve eğitim yüzünden değişik binalar ve kişileri ziyaret etmesinin yarattığı sıkıntılar yüzünden önerilerde bulunuyor: (En korkunç şey, ailemin beni yabancı bir binaya sokması, hiç tanımadığım bir odada olmak, birdenbire yabancı bir insanın önüne çıkmak ve bu yabancı kişinin benimle konuşmasıydı. Ne kadar iyi niyetle konuşulursa konuşulsun önemi yoktu. Bence, en iyi karşılama şekli, çocukla hiç konuşulmaması. Çocuğu görmemek en iyi yol! Hatırladığım kadarıyla, dostça yaklaşılması benim bu dostluğu yorumlayabilmemi sağlamıyordu. Buna karşın insanların bana kötü niyetle yaklaştıklarını anlayabiliyordum. Bence, adım adım yaklaşılmalı. Çocuk önce odaya alışmalıdır, sonra görünüş ve sese. Karşılaştırılan kişi (doktor, öğretmen, vb) önce çocuğa bakmadan konuşmalıdır. En sonunda çocuğa dönerek konuşmalıdır.

    Lansdown öncelikle muayenehane ya da okulu içinde kimse olmadan görülmesini öneriyor. 3-5 kez burada anababasıyla bulunmalı. Çocuğun böylece alışacağı bu ortamda göven duygusunu yaşayacağını tecrübelerine dayanarak söylüyor. Bir önemli konu da anababanın çocuğu özgür bırakmalarıdır. Otizmli çocukların özgür olabilmelerinin önemli olduğunu çünkü hoş olmayan durumlardan sıyrılabilme olanaklarının olduğu duygusunu yaşayabildikleri için huzur duyduklarını vurguluyor. (Çocuk odayı tanımalı ve çocuğa gereken zaman verilmelidir. Eğer muayenehanede 2 oda varsa çocuk her seferinde aynı odaya götürülmelidir. Birine alıştırılan çocuğun diğer odada muayene edilmesi hatalıdır.) Uzman kişinin odaya girince anababa ile alçak bir sesle konuşmasını ve çocuktan mümkün olduğu kadar uzakta oturmasını öneriyor. Böylece çocuk uzmanın hem görünüşüne hem de sesine alışacaktır. Uzman anababayla konuşurken çocuk uzmanı inceleme imkanını bulur. (Kendi tecrübelerime dayanarak söylüyorum, ben insanlara onların haberleri olmadan bakıyorum. Bu bana kişilerin görünüşlerine, iç huzurum bozulmadan alışma olanağını veriyor. Çocuk uzmana bakmıyor görünse bile yan gözle bakıp uzmanın görünüşüne alışır. Önce anababanın uzman ile konuşmasının bir başka olumlu yönü de, anababanın çocuğa uzmanı kabul ettiğini göstermesidir.)

    Sarılma terapisinden yararlanmadığını anlatıyor, Lansdown: (Holding terapisi ile sakinleşeceği ve bir süre davranışların düzeltileceği söyleniyor. Ben bu terapiden hemen sonra adeta şok geçiriyor ve bir süre düşünme yeteneğimi yitiriyordum.) Müzik terapisi hakkında bir tecrübesi olmadığını ancak müziğin sakinleştirici etkisini yazıyor: (Akrabalarımdan biri, çocukluğumda, bazı müzik parçalarını duyduğum zaman konuştuğumu ve hatta normal davrandığımı söyledi. Üniversite yıllarımda da hiç konuşmayan ama kelimeleri mükemmel söyleyen otizmli iki kişi tanıdım. Belki de konuşamayan bazı otizmli çocuklara kelimeler şarkı içinde öğretilebilir!)

    Lansdown bize çok önemli bir ikazda bulunuyor: (Adıma tepkide bulunmadığım günlerde bana kızdılar ve adımı bağırarak seslendiler ki bu beni çok korkuttu. Bunu yaşadığım için şimdi bile adım başka bir anlamda da olsa bağırarak söylenince korkuyorum. Anababa çocuğa gereksiz yere bağırmamalı. Bağırışları duymak zaten çok rahatsız edici, üstelik bağırılan kelime insanın kendi ismi olursa, çocuk kendi isminden korkacaktır.) Sanırım bu en çok yapılan hatalardan biri. Çocuğumuzun adını olumsuz durumlarda ve bağırarak kullanmayı unutmalıyız. Ayrıca eğitmen ve anababanın her durumda sakin olması çocukla ilişkilerde en yüksek randımanı verecektir.

    Anababalara verilen önemli önerilerden biri de şu: (Anababa çocuğa güven dolu bir yaşam verebilir. Çevreyi düzenlemek korkuyu azaltır. Banyo yapmak, yemek zamanları, diş fırçalamak vb, hep aynı zaman diliminde ya da saatte olmalıdır. Her gün aynı saatte müzik dinlemenin yararı vardır. Kurulan düzenin içine, düzen bozulmadan yeni şeyler konulabilir. Anababa böyle bir yaşam tarzının kuşkusuz sıkıcı olduğunu düşünebilir.)

    Gene kendi tecrübelerine dayanarak uyku sorunu olan çocuklar için de şöyle söylüyor: (Çocuğun kabus gördüğü ihtimali unutulmamalıdır. Çocuk rüyaların gerçek olmadığı değerlendirmesini yapamaz!

    Her çocuğun öğrenebileceği yolu bulmak anababanın ve eğitimcilerin görevidir. Bir çocuğa uyan öğrenme yolu mutlaka diğer çocuğa da uyacak demek değildir. Tam tersine tüm otizmli çocuklara uyan yollara kuşku ile bakmamız gerekir. Lansdown kendi öğrenme yöntemi hakkında şöyle yazıyor: (Çatal ve bıçağı tabağın hangi tarafına koyacağımı bilemiyordum. Sözle verilen komutları anlamıyordum. Ancak biri çatal-bıçağı elime koyup, elleriyle ellerimi yönlendirip masada yerlerine koydurunca anladım. Birkaç kez tekrardan sonra da öğrendim. Ayakkabılarımı da ters giyiyordum. Ayağıma doğru teki giymeyi biri elimi tutup da ayağımın ve ayakkabımın dış boyunu parmaklarımla hissettirerek buldurmayı öğretti.)

    Birkaç dakika için bile olsa eğer otizm fenomenini bizler yaşayabilmiş olsaydık onların temel zorluklarını anlayabilirdik, Lansdown)ın dediği gibi. Tabii ki bu mümkün olamıyor. Ancak gene de çocuklarımızı kendi düşünme tarzımıza göre eleştirmek yerine, onların dünyasına girmeye çalışmalıyız. Çocuklarımızın düşünce ve davranışlarının ardında kendilerine göre bir mantık var. Bunu bulup anlamaya çalışmalıyız. Lansdown insanların anlar göründükleri halde otizm fenomenini anlamadıklarından şikayet ediyor ve anlayabilmemiz için şöyle düşünmemizi öneriyor: (Normal insanlar bir başka gezegende olsalar ve uzay insanları ile karşılaşsalar şüphesiz korkacaklar, ne yapacaklarını bilemeyecekler ve uzaylıların ne düşünüp, hissettiklerini ve istediklerini ve de uygun cevap ve davranışı nasıl bulacaklarını şaşıracaklardır. Bu gezegende birden bire bir şey değişiverecek olsa, bu değişimin anlamını normal kişiler anlayamadığı için huzursuz olacaktır. Otizm böyledir. Çevresindeki değişikliği otizmli kişi işte böyle algılar. Herşeyin olduğu gibi kaldığı bir çevrede ise korku azalır. Korku duygusu benim yaşamımı yönlendiriyor. Gördüğümü anlamadığım için her zaman beni korkutacak bir şeylerin olacağını sanıyorum. İnsan topluluğu, olaylar, yerler ve sınırsız şeyler. Sosyal yaşamda belli bir düzen yok. Anladığımı sandığımda gene değişikliklerle karşılaşıyorum. Sosyal yaşamda çok şey öğrenilmesi gerekiyor. Doğru şekilde anlayamadığım zaman kızıyorum ve benim kızmama insanlar şaşırıyorlar.)

    Evde, okulda, sokakta, yalnız veya diğer insanlarla beraber olduğumuzda çocuğumuzun güvenlik duygusunu yaşamasının çok önemli olduğunu hatırlamalıyız. Bu duyguyu çocuğa ancak biz güven duygusu yaşadığımızı göstererek verebiliriz. Çocuk ortamdaki en ufak yorumlayamadığı ve huzurunun bozulduğu anda bizi (biz farkında olmadan) kontrol edecektir. Bizim sakin davranışımız çocuğumuza her şeyin normal seyrinde gittiğini ve korkacak bir şey olmadığı mesajını verecektir. Lansdow’ın gezegen örneğini ve çocuğumuzun gezegendeki insanların davranışlarını anlamada tek bağlantısının bizler olduğunu hep hatırımızda tutmalıyız.


    Selvi Borazancı Persson

      Forum Saati C.tesi 18 Kas. 2017, 11:28 pm